Seyyar Satıcılar

12 Mart 2008 Çarşamba

Var taze balııık…” Sokaktan, kasası kapalı bir kamyonet geçti. “Var çupra, var levrek, var tavuk balığı, var barbun, var lidaki…” Balıkçı bu… Giritli mi ne, tümceyi ters kuruyor. “Televizyon, anten tamiriii…” “Sıhhi tesisatçı geldiii…” “Karpuz, kavuuun…” Günde üç-dört seyyar satıcı geçiyor evimin önünden. Kazançları vergilendirilmediği için, ikincil piyasanın temel taşları olarak tanımlıyorum onları.
İstanbul’un da girişimci ve atılımcılarıdır bunlar. Trafiğin tıkandığı yerlerde, cep telefonlarını aracın çakmak girişinden şarj etmek için aparat, yağmurlu havada şemsiye, maçlarda bayrak, otobanlarda kâğıt helvası satarlar. Kazanç neredeyse oradadırlar. Seyyar köfteciler, maç biletlerinin hangi gün satılacağını bilir ve biletlerin satışa çıktığı gün statların etrafında bitiverirler. Ama içlerinde en özgünleri tekerlekli bir tezgahta asma kapı kilidinden tırnak makasına kadar her şeyi satanlarıdır. Olası bir serbest dolaşım hakkından sonra, Avrupa’da yaşayan insanların bu satıcıları görüp ne düşüneceği her zaman en büyük merakım olmuştur.


Kazanında mısır kaynatıp, Alibeyköyü’nde mısır tarlası kalmış gibi "Alibeyköyü'nün sütlü mısırı" diye bağırarak mısır satanlar da vardır; karlı kış akşamları mangallarından mis gibi bir koku yayan kestaneciler de… Onların, piknik tüpüyle çalışan lambaları, tezgâhta sıralanan kestanelerine ayrı bir renk katar. “Kestane kebapçılar”, genel olarak kalın kazaklarının üzerine yıpranmış deri yelek giyerler, boyunlarına da üç beş kez kahverengi atkı dolarlar.

Ne tuhaf! Kestane alışverişi, şu yaşımda bile oyuncak alışverişini anımsatır bana. Çünkü, her şey küçücüktür orada. Sevimli bir terazisi vardır kestanecinin: İki kefeli küçücük bir terazi... Terazinin ağırlıkları da küçücüktür: 50 ya da 100 gramlık... Kestane gramla satılır. Alıcıya yalnızsa 100, iki kişiyse 200 gram yeter de artar bile. Kestaneci, maşayla aldığı kestaneleri küçücük kese kağıtlarına koyarak tartar. Her şeyin küçücük olduğu bu tezgâhın başındaki kestaneci, cüceler ülkesine düşmüş bir Gulliver gibidir.
Geçenlerde gazetede okudum, “Uyanıklar Kenti” İstanbul’un Boğaziçi Köprüsü üzerinde bulunan seyyar satıcıları, kendilerine yepyeni ve bol kârlı bir sektör yaratmış. Kaçak geçiş cezasını ödemek istemeyen, KGS'si (Kontrollü Geçiş Sistemi Kartı) olmayan araçlar, bu satıcıların KGS'sini kullanarak köprüden geçiyorlarmış. Araç kaçak geçerse 33 YTL. ceza ödenmesi zorunlu. Seyyar satıcının kartından geçişin bedeli ise 5 YTL. Seyyar satıcılar, bu sayede her araçtan 2 YTL kâr eder olmuş, böylece bir geçişte satıcının eline bir simit ya da su sattığında kazandığı paranın yaklaşık dört katı geçmekteymiş.
”Su var, simit var, kağıt helva var, KGS var...”
Sanırım şimdilerde böyle bağırıyorlardır
Boğaziçi Köprüsü’nün seyyar satıcıları. Seyyar satıcı deyip geçmek olur mu hiç? Çocukluğumun İstanbul’unun da süsüdür seyyar satıcılar. Örneğin, yoğurtçular… Omuzlarına astıkları sırığın ucuna terazi misali yoğurt tepsilerini dizip, "Yoğurtçuuu… Yoğuuuurt kaymaaak" diye bağırırlardı. Kendilerinden önce hep sesleri girerdi sokağa. Çan çalarak da haber verirlerdi geldiklerini ve sattıkları yoğurt, serçe parmağı kadar sapsarı kaymaklı olurdu. Terazinin bir kefesine koydukları tabağın karşılığına irili ufaklı taşlar koyarak darasını alır, yoğurdu peynir gibi keserek tartarlardı. Yoğurdun yanında yumurta satanlarına da rastlanırdı.
Bir de sütçüler vardı. Kimi, yoğurtçular gibi boyunlarında taşıdıkları uzunca sopanın iki ucundan sarkan iplerde, kimi “sütçü beygiri”nin iki yanında asılı güğümleriyle “süüütçüüü” diye bağırarak gezerlerdi mahalle aralarını. “Pastörize” edilmemiş zamanlardı o zamanlar. Sütçü, güneş yanığı kollarını uzatır, çömelir gibi yapar, güğümü dizinin üstüne dayar, damarları sayılabilen elleriyle bir litrelik kabın sapını kavrayarak tencereyi doldururdu. Yanılmıyorsam, kış akşamları “bozzaaa” diye bağırarak boza satan da onlardı.
Doğranmış sebzelerin poşetlerle donduruculara girmediği, menemen yapmak için hazır sosların üretilmediği; keklerin, kurabiyelerin, böreklerin hazır vaziyette market raflarına dizilmediği günlerdi o günler. Annelerimiz kendi hünerlerini sergilerdi. Burunlarındaki halkaya bağlı zincirlerinden çekiştirilen "Kocaoğlan"lar geçerdi sokaktan, gösterilerinin finalinde "hamamdaki kocakarılar gibi" bayılan.

Tablalarını başının üstünde taşırken: "Akşam simidi akşaaam" diye çığıran simitçiler, apak önlükleriyle dondurmacılar, tekerlekli arabalarını iten “zerzevatçılar”, nakaratı “vay ne güzel naaaneeem” olan bir şarkıyı okuyan naneciler, tahin pekmezciler, taze cevizciler, elma şekerciler, keten helvacılar…
Her türlü kolay taşınabilir dikiş araç gereçleri, kumaşlar, hırka, buluz, irili ufaklı kül tablaları, vazo gibi şeyler satan ve “çerçi” olarak adlandırılan seyyar manifaturacılar da vardı o günlerde. Onların da, zerzevatçılarınki gibi elle ittikleri bir satış arabası olurdu. Bazen de, bir atın iki yanına kocaman iki dolap yüklerler mallarını o dolabın içine istiflerlerdi. Çerçicilerin ev kadınlarına taksit olanağı da sağladığı da bilinirdi. Kalınca bir taksit defteri tutar, haftada en az bir kez aynı sokağa uğrar, hem bir şeyler satar, hem de taksitleri toplarlardı. Çocukluk anılarımda kapı kapı gezen bohçacı kadınlar da bulunmakta. “Bohçacı geldi Hanııım,” sesi hâlâ kulaklarımda çınlamakta. Tek tek çalınan kapılar… Ev hanımlarına kapı aralığından, kafesler açılarak gösterilen tülbentler, yazmalar, fistanlık basmalar… Mahalle dedikoduları, taşınan aşk mektupları...
Bir de, iki ya üç ayaklı araba ya da omuzlarında eski palto, ceket, pantolonla geçen eskicileri unutamam. “Eskiler alırııım, eskiciii...” Ne büyük umuttu çocuklar için eskiciler! Eskicinin elinde kullanılmış birkaç rulman olması, çocukların işine öyle yarardı ki! Evden eski gazeteler toplanıp getirilir, karşılığında rulman alınırdı. Bu rulmanlarla, günümüzün “kay-kay”ına benzeyen ve bazen “tornet”, bazen “bilyeli” denilen tahtadan oyuncak yapılırdı. Ya bileyiciler! Bileyiciler yalnız evlerde kullanılan bıçakları değil, aynı zamanda mahalle kasabının bıçaklarını da, üzerine kağıt düşse ikiye ayıracak denli keskinleştirirdi. Evin hanımı, bileyicinin sesi uzaklardan duyulur duyulmaz cama çıkar, bileyiciye seslenir ve bilenecek bıçakları teslim ederdi. İşin bundan sonrası bileyicinin hünerini göstermeye başlamasıyla birlikte, bir şölen halini alırdı. Sırtında taşıdığı dört ayaklı tezgâhını işi aldığı evin önünde kurar, ayaklarıyla tezgâhın pedalına basarak bıçakları bileyecek pürtüklü tekerleği döndürmeye başlardı. Bıçaklar tekerleğe değdiğinde bir uğultu başlar ve turuncu renkli kıvılcımlar fışkırırdı tekerleğin döndüğü yöne doğru. Her biri birbirinden ayrı, inanılmaz bir renk cümbüşüydü her keresinde gözlemlenen.
Geçmişin anılar dünyasında macuncular da var. Onlar, üçgenler haline böldükleri yuvarlak bir tepsiyi bölümlere ayırıp, rengarenk macunlar satarlardı. Sonra bir de şarkı-türkü-gazel satanlar vardı ki, onlar tam anlamıyla başka bir olaydı. Hem şarkı-türkü-gazel kitapçıkları satar, hem de sattıkları kitapçıktan “Su akmazsa çağlamaz / Kendi düşen ağlamaz” gibi şarkıları okurlardı. Omuzlarına koydukları ya da ata yükledikleri tenekelerle su satan sakalar da belleğimden hiç çıkmadı bugüne değin. Bakır kapları maharetle kalaylayan, hemen hepsi çingene kalaycılar da…

Babam, omuzlarına koydukları sırığa dizdikleri sakatatları satan seyyar ciğercileri; mangalıyla dolaşıp duran ve isteyene mangalında cezveyle kahve pişiren seyyar kahvecileri; ellerinde ustura, sabun, fırça, makas ve suluklarıyla aynı zamanda diş de çeken, sünnet de yapan seyyar berberleri; mahallelerde göbek atıp para kazanan "çengi" takımlarını; pideye benzer kaba, esmer ekmek satan “fodlacı”ları anlatırdı sorduğumda.Bakalım ileride torunlarıma anlatacak ne kalacak bana!
Üstün AKMEN
http://www.tiyatro.net/

0 yorum: